Seconde/Seconde ile Tasarımın Sınırları Yıkılıyor

Yazar: Kerem Karaaslan | Tarih:

Seconde/Seconde ile tasarım, mizah ve saatlere yaklaşımı üzerine samimi bir röportaj: fikir, provokasyon ve yaratıcılığın sınırları.

Kimdir Bu Seconde/Seconde?

Saat dünyasında çoğu tasarım, gelenek ve saygı çizgisinde ilerlerken Seconde/Seconde, bu çizgiyi bilinçli olarak esneten nadir isimlerden biri. Gerçek adıyla Romaric André, var olan saat tasarımlarını “hackleyerek” onlara yeni bir anlam, yeni bir bakış açısı kazandıran bağımsız bir yaratıcı. Onun dokunuşu, bir saati baştan tasarlamaktan çok, küçük ama zekice bir müdahaleyle tüm hikâyeyi değiştirmek üzerine kurulu. Mizahı, ironiyi ve hafif bir provokasyonu tasarımın merkezine yerleştiren Seconde/Seconde, saatleri kutsal objeler olmaktan çıkarıp onlarla diyalog kurmamızı sağlıyor. Peki bu yaklaşım bir saygısızlık mı, yoksa çağdaş saat tasarımının en özgün yorumlarından biri mi? Bu röportajda, bu sorunun peşine düşüyoruz.

İşbirliklerinin farklı markalarla olması, üretim süreçleri ve kapasiteler tasarım kararlarını ne kadar etkiliyor? Örneğin daha yüksek kapasiteye sahip bir marka ile çalışmak tasarımı değiştirir mi?

Kapasite ya da üretim süreçleri aslında konsepti gerçekten etkilemez. Önemli olan önce, marka DNA’sıyla oyun oynayabilecek bir fikir bulmaktır (yani onunla uyumlu olabilir ya da bilinçli bir uyumsuzluk yaratabilir). Ve bu fikir, önce bana uymalı, ardından da doğal olarak markaya uymalı gibi soyut bir kurala dayanmalıdır.

“Bir tık sola alalım” gibi mikro geri bildirimlerle karşılaşıyor musunuz? Karşılaşıyorsanız buna nasıl karşılık veriyorsunuz, karşılaşmıyorsanız bunu mümkün kılan duruşunuz nedir?

Eğer geri bildirimler, başta bana uygun gelen ana fikir ya da konsepte zarar vermiyorsa, o zaman bunlar sadece çevresel detaylardır ve bu tamamen sorun değildir… Zaten buna bir sebepten dolayı “iş birliği (collab)” diyoruz

Tasarım yaparken marka mı sizi yönlendirir yoksa bir kimlik/konsept mi? Önceden zihninizde oluşmuş fikirleri iş birlikleriyle nasıl eşleştiriyorsunuz?

 Her seferinde ve her projede tamamen farklı oluyor. Bazen, zaten aklımda olan bir fikir, birlikte çalıştığım markaya uyuyor… Bazen de fikir, o markayla ilk temas ve ön çalışmalar sırasında ortaya çıkıyor.

Minimal müdahale ile maksimum etki yaratmak sizin için bilinçli bir prensip mi yoksa süreç içinde ortaya çıkan bir sonuç mu?

Evet, “az çoktur (less is more)” yaklaşımı her zaman aradığım bir şey… “Twister” (yani var olan bir şey üzerinde oynayan biri) rolünde olduğumda, en iyi fikir genelde çok küçük bir detayı yeniden düzenleyerek tamamen farklı bir hikâye anlatmanın yolunu bulduğunuz anda ortaya çıkar…

Renk konusunu nasıl ele alıyorsunuz? Bir tasarımcının sevdiği renkler olabilir ama her renkle çalışabilme zorunluluğu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Renk bazen bir konseptte tamamen önemsiz olabilir… Bazen de konseptin tam merkezinde yer alır… Gerçekten projeye bağlıdır…

Bir saati yeniden yorumlamak ile onu “bozmak” arasındaki çizgi sizce nerede başlıyor?

Bence bu çizgi çok öznel… Aklıma gelen fikir ne olursa olsun, neredeyse hiçbir zaman bir şeyi “bozduğumu” hissetmem… Sanırım benim sınırım “gereksiz provokasyon” ya da “bir tür kabalık/vulgarite” olurdu. Ama yine de, benim zararsız gördüğüm küçük bir dokunuş, başkası tarafından “provokatif” olarak algılanabilir. Yani bu gerçekten öznel bir mesele ve bu da benim için sorun değil.

Var olan bir saati “hacklemek” ile sıfırdan bir saat tasarlamak arasındaki sizin için en temel fark nedir?

 Benim için “hacklemek” sadece bir “kıvılcım”dır… Bunun kolay olduğunu söylemiyorum… Ama bunu, güzel bir “disonant nota” bulmak gibi hayal ediyorum… Sıfırdan tasarlamak ise kesinlikle farklı çünkü bu, tüm melodiyi baştan bestelemek anlamına geliyor… Tamamen farklı bir iş.

Tasarımlarınızın katmanlı okunabilir olması sizin için ne kadar önemli? İlk bakışta ve zaman içinde farklı anlamlar üretmesini bilinçli olarak kurguluyor musunuz?

Bir konseptte katmanlar olması, “farklı bir bakış açısı sunma” takıntımla örtüşüyor… ki bu yaptığım işin merkezinde yer alıyor. Hayatta “tereddütleri” severim… bulanık sınırları… bir şeyin her zaman ilk düşündüğünüz şey olmamasını… Bu yüzden katmanlar, bu tür bir “tereddüt” hissini taklit ediyor diyebilirim.

İzleyicinin bir tasarımı “yanlış anlaması” sizin için bir problem mi yoksa bir özgürlük alanı mı?

Yanlış yorumlama / eksik yorumlama / fazla yorumlama benim değer verdiğim şeyler. “Sınırları/anlamları/algıları” %100 tanımlı ya da kapalı olmayan tek bir objeye sahip olmak bence çok cool bir şey. Ama bu durum, benim başlangıçtaki niyetimle ciddi şekilde çelişen “yanlış yorumlara” yol açıyorsa, işte o noktada o “cool” his kayboluyor…

Mizahı bir tasarım dili olarak kullanmak sizce tasarımın ciddiyetini zayıflatır mı yoksa onu daha erişilebilir mi kılar?

Mizah, horolojide de yer almayı hak eden evrensel bir dil. Ama hiçbir zaman “her şeyin her zaman komik olması gerektiğini” savunan biri olmadım. Mizah ve ciddiyet birlikte var olmalı. Amacım saatleri kaidelerinden aşağı indirmek değil. Saat dünyasını saran “prestij” cilasını söküp atmak gibi bir niyetim yok. Ama bununla birlikte, onlarla biraz eğlenmeme, onları hafifçe tiye almama izin veriyorum. Ortaçağ sarayındaki bir “soytarı”nın kralı tiye alması gibi; onu tahttan indirmeye çalışmadan, sadece herkesin kralın dokunulmaz bir tanrı olmadığını hatırlaması için.

Seconde/Seconde dokunuşunu bir stil mi yoksa bir düşünme biçimi olarak görüyorsunuz?

 “Stil” ya da “düşünme biçimi” bence fazla büyük tanımlar. Yaptığım şeyin kim olduğumun bir ifadesi olduğunu düşünmüyorum… daha çok “bazen kim olduğumun” bir ifadesi… ve muhtemelen hepimizin “bazen” olduğu hâlin… yaramaz/zıpır zihinlerin bir ifadesi.

“Bu satar” düşüncesi tasarım sürecinde yer alıyor mu? Varsa, hangi aşamada devreye giriyor?

 “Bu satar” düşüncesi hiçbir zaman ilk gelen soru ya da konu değildir. Her iş birliğinin başında, önce beni heyecanlandıran bir fikir olmalı, sonra da markayı heyecanlandırmalı. Haftalar ya da aylar sonra, fikir/konsept üzerinde tamamen uzlaştığımızda, işte o zaman pazarlama/lojistik/zamanlama gibi konular devreye girer.

Yaptığınız işlerin ne kadarı bir şey söylemek için, ne kadarı satmak için?

Zeki ya da yaramaz olmak, yaptığım işte bir “anlam” olduğunu söylemek için yeterli mi emin değilim. Bu da kendimi genelde “bir sanatçı” olarak tanımlamaktan kaçınmamın sebeplerinden biri.

Bugün saat dünyasında limitli edisyonların fazlalığı artık bir “overlimited” durumuna dönüşmüş gibi. Limitli olmanın değerini sizce ne belirliyor: tasarım mı, teknik mükemmellik mi yoksa FOMO temelli pazarlama mı? Ve siz kendinizi bu denklemde nasıl konumlandırıyorsunuz?

Genel olarak “pazara” bakmamaya ve içsel hislerime odaklanmaya çalışırım: Eğer bir fikir bana anlamlı ve etkili görünüyorsa, onu gerçekleştirmek için elimden geleni yaparım. Aşırı düşünmek, aşırı analiz etmek ve aşırı karşılaştırmak yaratıcı insanların dikkat etmesi gereken şeylerdir.

Provokatif olmak ile yüzeysel bir “şok etkisi” yaratmak arasındaki fark sizce nedir?

“Provokasyonu” sevmem. “Hafif estetik gerilimi” severim. Oldukça öznel bir konu…

Kendi işlerinize uyguladığınız en sert eleştiri nedir?

Yaratıcı insanlar hakkında bir klişe vardır: Bir an fikirlerine bayılırlar, bir saniye sonra ise o fikrin tamamen anlamsız olduğunu düşünürler. Sanırım bu her şeyi özetliyor.

Geriye dönüp baktığınızda “bunu farklı yapardım” dediğiniz bir iş var mı?

Elbette var ama geriye dönüp analiz etmek çok değer verdiğim bir şey değil. O işi, o zamanki verilerim/hislerim/bağlamım ile yaptım. İşlerimde çok fazla “içgüdüsel his” ve çok az “somut veri” var…

Yaptığınız işlerin gerçekten yeni bir anlam ürettiğinden nasıl emin oluyorsunuz? Yoksa bazen mevcut anlamları yeniden paketlediğinizi düşünüyor musunuz? —19. Özgünlük dediğimiz şey sizce gerçekten yeni bir şey üretmek midir, yoksa referansların yeni bir kombinasyonu mu?

Yaratıcı alanda (sanat/sinema/müzik vb.) hiçbir şey temelde “yeni” değildir. Kendimi bir öncü olarak görmüyorum. Ama kendimi sadece “yeniden paketleyen” biri olarak da tanımlamam… Egomla barışık olmam gerekiyor. Hepimiz Pablo Picasso’nun “İyi sanatçılar kopyalar, büyük sanatçılar çalar” sözünü biliyoruz… Sanırım her şeyi o söylemiş. Bir proje üzerinde çalışırken başta bir “sanatsal iddiam” olmaz… Daha çok kendi ilgimi çekmeye çalışırım… Ve o noktaya ulaştığımda, bunun başkalarının da ilgisini çekmesini umarım ama bu konuda bir kesinlik yoktur. “Bu sanat mı” ya da “gerçekten yeni mi” sorusunu insanların değerlendirmesine bırakıyorum.

Yaptığınız işlerin bir kısmı “ikonik saatlere müdahale” üzerine kurulu. Hiç kendinize şu soruyu sordunuz mu: “Ben bu tasarıma gerçekten bir şey ekliyor muyum, yoksa zaten güçlü olan bir şeyi yeniden çerçeveleyerek onun üzerinden mi yükseliyorum?”

Tasarıma gerçekten bir şey “eklediğimi” düşünmüyorum. Daha çok şöyle görüyorum: Orijinal tasarım zaten güçlü ve neredeyse göz korkutucu… ve ben de bu durumdan çekinmeyi reddediyorum… bu yüzden onunla oynuyorum… bu da işimin yaramaz tarafına geri dönüyor. (Ve burada #10’daki “kral ve soytarı” ilişkisine de referans veririm.)

Bugün yaptığınız işlerin büyük kısmı belirli bir dönemin kültürel referanslarıyla konuşuyor. 10–20 yıl sonra bu referanslar kaybolduğunda işleriniz hâlâ ayakta kalır mı? Yoksa bilinçli olarak “zamana ait” olmayı mı tercih ediyorsunuz?

İşlerimin “zamansız” olmaması benim için bir problem değil… Eskiden “vintage saatlerin” birer “zaman kapsülü” gibi davrandığı söylenirdi… belli bir dönemi işaret eden objeler gibi. Bu yüzden üzerinde çalıştığım referansların zamanla kaybolmasına ve belirli bir dönemi işaret etmesine razıyım.

Bir tasarımın gerçekten riskli olması ne demek? İnsanları rahatsız etmek mi, anlaşılmamak mı yoksa ticari olarak başarısız olma ihtimali mi? Siz bugüne kadar gerçekten risk aldığınız bir iş yaptınız mı?

“Garip konseptler” tasarladım ama buna “risk” demek bana abartı geliyor. İş birliklerim doğası gereği “limitli”, dolayısıyla risk de “limitli”… Peki limitli bir şey yaparken gerçekten risk almış olur musunuz? Emin değilim. Saat endüstrisinde risk, çılgın ya da alışılmadık tasarımlar yapmak değildir. Bunlar yüzlerce kez yapılmıştır ve her formda saat bulabilirsiniz. Bence asıl risk, çok büyük ve köklü bir tasarım diline sahip dev bir markanın tamamen beklenmedik/farklı bir şey yapması olurdu…

Saat dünyasında bazı tasarımlar neredeyse “dokunulmaz” kabul ediliyor. Sizce bu dokunulmazlık, saygı duyulması gereken bir miras mı yoksa yaratıcı düşüncenin önündeki en büyük engellerden biri mi?

En büyük tasarımlara büyük bir hayranlık duyuyorum. Ama yine #10’a dönerim. Gerald Genta’ya büyük bir hayranlık duyup, aynı zamanda üretilmiş binlerce Nautilus’tan sadece biriyle oyun oynamak mümkün. Bazen bir ikonla oynamak, onun gerçekten ikon olduğunun bir teyididir… bir saygısızlık değil.

Bir tasarımın değerini belirleyen şey sizce gerçekten tasarımın kendisi mi, yoksa onu çevreleyen bağlam — marka, hikâye, hype ve piyasa mı? Aynı işi isimsiz bir tasarımcı yapsaydı aynı etkiyi yaratır mıydı?

Bu kesinlikle bir kombinasyon. Bir işin gücü, geldiği platforma (marka/tasarımcı/anlatıcı vb.) göre değişir. Bir platform oluşturmak için birçok iyi fikir/proje/ürün ve tutarlılık gerekir…

Kendi işlerinize dışarıdan, tamamen anonim bir gözle baktığınızda hangileri kalıcı görünüyor, hangileri sadece güçlü bir “an” gibi duruyor? Bunu ayıran şey sizce ne?

Bunu yapamam. Sanırım tüm işlerim, kendi yapbozumun küçük parçaları… Hepsi önemli ve benim için anlamlı.

Bugün yaptığınız her iş, bir koleksiyon objesi haline geliyor. Bu durum sizi özgürleştiriyor mu yoksa fark etmeden daha kontrollü ve güvenli tasarımlar yapmaya mı itiyor?

Pek değil. Böyle hissetmiyorum. Daha çok hissettiğim şey, kendimi yeni fikirlerle şaşırtma ihtiyacının sürekli artması… ve bunun zamanla daha da zorlaşması.

Yönlendiriliyorsunuz...